4 Ekim 2013 Cuma

Dolbuk (Tokusou Kihei Dorvack)

Türkiye'deki Yayın Adı: Dolbuk
Yayın Kanalı: HBB
Yayın Yılı: 1993-1994...
Diğer Adları: Special Armored Battalion Dorvack
Specially Equipped Mechanical Soldier Dorvack
Tokusō Kihei Dorubākku (Japonca)

Bu seriyi hatırladığımda içimde hayli nostaljik hisler uyanıyor. Uzun zaman önce yayın hayatını sonlandıran HBB kanalında uydu olmayan ve renkli olmasına karşın  alındıktan kısa bir süre sonra renklerini kaybeden bir tv'de tv üstü antenlerle boğuşurken izlemeye çalıştığım bir yapımdı. Açılış müziğinin yavaşlayan orta kısmını, kapanış müziğininse tümünü zevkle dinlerdim. Çoğu kez kanal yarım kestiği için sinir de olurdum. Aslında çizgilerini çok sevmezdim ama -animelere "hasta" olduğum bir dönemdi herhalde- anime yokluğu ekranda yakalanan her animeyi izleme eğilimini de beraberinde getiriyordu doğrusu. Öyle ki daha sonraki bir dönem özel kanalın birinde Red Baron'u izleyeme şansızlığına dahi uğramıştım. Şansızlık diye adlandırıyorum çünkü cidden bana göre feci bir seriydi. Elbette zorunlu değildim ama yokluk normla şartlarda yakınından geçmeyeceğim animelere dahi bir süre göz atmamı gerekli kılıyor gibiydi. Anime ile ilgili pekçok şey ne kadar da kıymetliydi (!?)

Hbb'nin Dolbuk adı ile verdiği ve ilk zamanlar Legend of the Galactic Heroes ile yayın saati çakıştığı için daha çok sevdiğim serinin reklam arası verdiği sırada izlediğim bu animeyi kanal kaç kez başa sararak yayınladığını hatırlamıyorum. Ama her defasında özellikle 11, 17 ve son bölümü (Artık hangi bölümden sonra diğerinin geldiğini biliyordum çünkü her birini küçük paragraflar halinde özetlemiştim.) içlerinde yer alan şarkılar nedeniyle bıkmadan, tekrar ve tekrar izlerdim. Hatta şimdilerde anime müziklerini kolaylıkla edinebileceğimiz internetin olmadığı o zamanlar dışardan kasetçalar tutarak kasete kaydetmiştim. (O dönem sadece animeler değil onların müzikleri de benim için ayrı bir ilgi alanıydı. Bu şekilde dışardan teyp tutarak kaç kaset kaydı yaptığımı şimdi hatırlamıyorum ama boş kasetleri 10'lu şekilde satın aldığımı düşününce çektiğim çile hayli büyükmüş:) Bu kayıtlar uzun süre bende kaldı. Tabii daha sonra onları oynatan kasetçalarlar piyasadan kalktı. Kasetleri tutmanın da bir anlamı kalmadı. Konu ile ilgili bir diğer anımsa şu: Üniversitemin ilk yılında yurtta  kalıyordum. Mp3 çalabilen ilk telefonlar (Nokia'nın iki yanı bilgisayar klavyesi gibi tuşlu bir modeliydi) henüz çok yeni ve pahalıyken bir dükkanda 2. elini görüp almış ve dışardan ses kaydı ile bilgisayara mp3 olarak kaydettiğim şarkıyı telefonuma melodi yapabildiğim gün dünyalar benim olmuştu:))) O zamana kadar cep telefonları en fazla sadece midi formatta melodi çalabiliyordu. Sonraları net yaygınlaşınca anime muziklerinin midi versiyonlarını vs koymaya başladılar. O da ne büyük bir nimetti:)

Günümüz şartlarında konu ve kalite bakımından aslında vasatın altı olarak nitelendirebileceğim yapımın hikayesine kısaca değinmem gerekirse; Dünya Zentraldi adlı uzaylı bir ırkın işgal tehditi ile karşı karşıyadır. Tüm bu karmaşada devam ederken nereden çıktığı ya da ne ara kurulduğu belli olmayan savunma kuvvetlerine ait İkisi erkek bir kadın üç kişinin kullandığı ve gerektiğinde robotlara dönüşebilen ikisi taşıt biri helikopterden oluşan özel bir birlik önderliğnde bu saldırılara cevap verilir. Böylece savaş başlar. Zentraldi kuvvetlerinin komuta kadamesine mensup bir generalin kızı olan Aroma ırkının amaçlarını ve yaptıklarını sorgular hale gelir ve bir süre sonra dünyalıların tarafına geçer. Kendi iç hesaplaşmasının yarattığı pişmanlığını ve kalp krıklığını özel kuvvetlerden Masato ile dindirir. Masato ise ekip arkadaşo Louise tarafından sevilmektedir vs. Konu örgüsü ve hikayesi zayıf kalan bir seri için ne kadar izlenilir olabilirse bu animede o ölçüde başarılı diyebilirim. Ancak şarkılar ve arka fon müziklerini fazlasıyla beğenmiş ve nette bulabilmek için uzun süre aramayı sürdürmüştüm. (Az önce bir kez daha yaptım hatta:) Ancak pek çok eski serinin müzik albumleri yenilenerek çıkmasına karşın bu animenin müzik albümüne ulaşmam mümkün olmadı. Sonunda youtube'da albümü edinen biri iki şarkıyı paylaştı.

Keiko Toda (Aroma) Hoshizora No Iryuujon (Illusion Of A Starry Sky)

Tooru Furuya ( Masato Mugen) Wish Towards Your Tomorrow


Şarkı Sözleri İçin Tıklayın

Lady Lady ve Hello Lady Lynn

Lynn'in trajeik öyküsü, annesiyle birlikte  bir İngiliz  lordu olan babası ile yaşamak için  İngiltere'ye geldiği gün geçirdikleri kaza sonrası yetim kalması ile başlıyor. Lynn annesine veriği sözü tutmal ve gerçek bir lady olmak  için elinden geleni yapmaya çalışır. Ancak özellikle büyük babası tarafından kabul görmeyen Lynn, sonrasında yaşamına dahil olan bir üvey anne ve iki üvey kardeşi ile mücadele etmek zorunda kalır. Serinin ilk sezonu sayılabilecek Lady Lady'de yapılan kötülüklere sessiz kalan ve türlü tuzaklara düşen küçük Lynn neyseki ablası Sara tarafındanı kabul görmekte ve sevip korumaktadır. Komşu çocukları Artur ve Edward potansiyel birer eş adayı yakışıklı delikalılar olarak boy gösterirler.

Serinin 2. sezonu sayılan Hello Lady Lynn ise babasının belalı evliğini savuşturan Lynn'in okul yaşamına ve binicilik serüveni ile başlayan başarı ile en sonunda büyük babası tarfından kabul görmesi üzerine odaklıdır. Lynn'in ablası Sara'nın hislerini de fark ederek yaşça büyük Artur'a yönelik duyularından vazgeçmesi sonrası Edward'a yönelmesi romantizm cephesinde de işleri tatlıya bağlar.

Toei Animasyon tarafından yapılan Lady Lady ve devam animesi Hello Lady Lynn  için söylenebilecek bir diğer ayrıntı ise oldukça güzel arkafon müziklerinin ve şarkılarının olduğu. Müzik albümünü hala severek dinlerim.

Shojo türünündeki seri klişe olarak nitelendirebileceğimiz karakter ve konu öğeleriyle bezeli olsa da günümüzde yapılan animelerin yanında gayet iyi bir seyir sunuyor.

Victorian Romance Emma

Eğer siz de benim gibi Jane Austen'ın kaleminden çıkan tarzda dizileri sevenlerdenseniz ve bir de animelere ilginiz varsa işte tam size göre bir seri Victorian Romance Emma. O'nu eşfettiğimi sıralar 2007 yılı bahar dönemi üniversite son sınıfta neredeyse her gece bitirme tezime gömülmüş halde bilgisayar başında sabahlıyordum. Konu içeriğinde yer alan Crystal Saray'a dair görsel aramalarım tesadüfen beni bu seriye götürdü. Fotosentez modunda geçen bitirme yılımda sosyal hayat namına hiç birşeye zaman ayıramıyordum. O yüzden bu anime bana ilaç gibi gelmişti. İlk bölümün ardından konusu beni sımsıcak sardı ve nette bulup indirmeye başladım. Ardından hikayenin Kaori Mori tarafından kaleme alınan ve O'nun mükemmel çizimlere imza attığı orijinal mangasını da okudum.

Hikaye 19.yy İngiltere'sinde hizmetçi Emma ve varlıklı bir ailenin oğlu William arasında filizlenen aşkı anlatıyor. Konu çok sıradan değil mi? Bence de öyle:) Ama klişe olarak niteleyebileceğimiz bu öyküyü anime olarak izlemek kesinlikle farklı bir tat bırakıyor insanın hafızasında.Ortamın animeçöplüğüne döndüğü günümüzde böyle nadide yapımlara denk gelebilmek şans doğrusu. Her yıl yeni yayın dönemi animlerine bir bakarım ama genelde izlemeye değer pek bişey çıkmaz. Bu yüzden döner dolaşır arşivime göz atarım. Aradan geçen onca zaman rağman arada açıp tekrar ve tekrar izlediğim yegane serilerden biri ve kanımca başarılı.

Victorian Romance Emma'da Başlıca Karakterler  

Emma: Kelly Stowner'ın hizmetçisidir. Küçük yaşta ailesini kaybeden Emma amcasının yanına yerleşir. Ancak yengesinin zorba davranışlarına maruz kalır. Deniz kenarında midye toplayarak aileye para kazanması için zorlanır. Günün birinde küçük çocukları kaçırıp onları satan bir adam tarafından tutsak alınır ve Londra'ya getirilir. Şans eseri kaçmayı başarınca sokaklarda yaşamaya başlar. Kimi zaman çiçek satar, kimi zaman evlerde ufak işler yapar. Kelly Stowner'la karşılaşır ve kendisiyle gelme teklifini kabul eder. Yeni ev yaşamını kolaylıkla benimser. Hanımefendiye gerçek bir saygı ve sevgi duyar.

William Jones: Jones ailesinin ilk çocuğu ve varisi, varklıklı bir aileden gelen bir İngiliz beyfendisidir. Ailenin zenginliği doğuştan gelen asaletle değil ticari kazançla oluşmuştu.  Çocukkan eğitmeni Kelly Stowner'dı. O'nu ziyaret için gittiği gün Emma ile tanıştı ve O'dan etkilendi. Ancak sıradan birine aşık olmak 19.yy da kolay benimsenir birşey değildi. Bir yandan ailesine karşı yerine getirmek zorunda olduğu sorumluluk ile diğer yanda kalbi arasında seçim yapmak zorundaydı. 

Kelly Stowner: 18 yaşında evlenip 20 yaşında dul kalan bayan Stowner bir süre soylu aile çocuklarının eğitmeni oldu. William'ı sevmiş ancak hislerini belli etmemişti. Aslında muhtemelen O'nu sahip olamadığı çocuğu gibi düşünüyordu. William'ın eğitimi sona erdiği sıralar Emma'yı görmüş, küçük kız zeki bakışları ve terbiyeli duruşu ile dikkatini çekmişti. Böylece onu hizmetçi olarak yetiştirmek üzere yanına aldı. Aynı zaman da eğitimini de üstlendi. Hiçbir zaman sözcüklere dökmese de Kelly Emma'yı fazlasıyla sevmekteydi. Aynı durum Emma için de geçerliydi. 

Prens Hakim Atawari: Hindistan'ın İngiliz sömürgesi olmasının ardından ülkeden İngiliz yaşam tarzı özellikle zengin ailelerin benimsedikleri birşeydi. Hakim, William'ın Ethon Koleji'nden okul arkadaşıydı. Londra'ya ziyaret için geldiğinde yanında dört cariye ve pek çok hizmetkarla eşyalarını taşıyan devasa fillerini de beraberinde getirmişti. Başına buyruk, gizemli ama beyfendi tarzıyla serinin en ilgi çeken karakteri sayılabilir. Emma ile karşılaştıklarında O'ndan etkilendi ancak William'ın kıza ilgisini fark etmekte gecikmedi. Emma'nın da Villiam'ın hislerine karşılık verdiğini anlayınca rekabet etmedi. 

Elenor Champell: Viskont Campell'in iki kızından küçüğüdür. Sosyetede katıldığı ilk resmi baloda William ile karşılaştı ve ilk dansı da O'nunla yaptı. O günün şartlarında -uygun eş bulmak ve evlenip çocuklarını büyütme- mantığı ile yetişen her kız gibi iyi eğitim görmüş, terbiyeli ve güzel bir kızdı. Kibar genç adamdan etkilenmesi kaçınılmazdı. Zaten hem annesi hem de William'ın kızkardeşlerinin beklentisi bu yöndeydi. Ancak uzun süre William'ın kendisine benzer hisler beslemediğini fark etmedi. 

Hans: Emma'nın hizmet etmeye başladığı ikinci evde çalışan Alman kökenli Hans hislerini belli etmekte zorlanan, dışardan bakıldığında ise umursamaz ve soğuk görünen biriydi. Emma'ya beslediği hisler de bu anlamda aslında oldukça belirsizdi. Emma da başlangıçta sonradan aralarına katılan ve gerçekte hakkında fazla birşey bilinmeyen ve birazda bu yüzden diğerlerinin güven duymadığı biriydi. Hans uzun süre Emma'yı anlamaya çalıştı. O'nun kendisinden bilinçli biçimde hoşlanmadığını zannetti. 

Aurelia (Jones): Richard Jones'un karısı William, Elenor, Wivian, Colin'in annesiydi. 1800'lü yılların ikinci yarısında O ve Richard bir baloda tanıştılar. Aralarında gelişen sevgi evlilikle sonuçlandı. Her ne kadar soylu da olsa Aurelia, asalet ve O'nun getirdiklerinden mutluluk duymuyordu. Ancak kocasının işleri onu balolara katılmak, çay partileri düzenlemek ve daha pek çok sosyal etkinliğe katılmasını gerektiryordu. Bir süre sonra sağlığı bozulunca doktor tavsiyesiyle çocuklarını ve eşini bırakarak Londra'dan ayrılmak zorunda kaldı. Bayan Dorothea'nın yaptığı ziyarette Emma ile tanıştı.

Dorothea: Emma'nın doğduğu kente dönerken tren garında tanıştığı ve sonrasında evinde hizmetçi olarak çalışmaya başladığı Alman kökenli soylu bir hanımefendir. Mrs. Trollope (Aurelia) ile uzun yıllara dayanan bir dostluğu vardı ama aslında hakkında çok bilgi sahibi olan kişidir.

13 Eylül 2013 Cuma

Inu Yasha

Anime Adı: InuYasha 
Türkiye'de Yayın Durumu:Yayınlanmadı (Keşke Yayınlansaydı:)
Bölüm Sayısı : 167+26
Yapım Yılı: 2000-2004 / Final Sezonu: 2010 
Manga: 1996-2008 / 56 Cilt (Kaoru Tada).
Uyarı:  Aşağıda yer alan yazı adı geçen yapım hakkında birçok ayrıntı barındırmaktadır. İzlemeyi düşünenlerin okuması önerilmez:)

Inu Yasha & Kagome
Günümüz Japonya'sında Kagome adlı lise öğrencisi, yıllardır ailesinin koruduğu bir tapınakta; annesi, erkek kardeşi, dedesi ve kedisiyle birlikte yaşamaktadır. Büyük babası ailenin yüzyıllardır koruyucusu olduğunu söylediği Shikon no Tama (Jewel of Four Souls) isimli yadigar mücevher taşını 15.doğum gününde O'na hediye eder. Kagome taklitlerini sattıklarını bildiği sıradan bir taş gibi görünen mücevhere çok da önem vermez. Sonraki gün ise eski tapınağa girmek zorunda kaldığı sırada üzeri kapatılmış kuyudan birtakım sesler geldiğini duyar, Ardından ne olduğunu anlayamadan yılan vücutlu bir iblis tarafında aşağı çekilir ve bir anda kendini eski Japonya'da (Sengaku döneminde) bulur. Önce zamanda geriye gittiğini anlamaz. Amaçsızca ormanda gezinirken hedef olduğu oklar nedeniyle bir ağaca mıhlanmış gibi duran ve ölüden çok uyur görünen, kendi yaşlarında bir erkek dikkatini çeker. Karşı koyamadığı bir merakla yanına gider ve bir süre O'nu inceler. Saçları tamamen beyazdır ve başını her iki yanında köpek kulağını andıran kulaklar vardır.

Inu Yasha & Kikyo
Köye dönen Kagome'ye çevre halkı giyim tarzı ve davranışları yüzünden şüpheyle yaklaşır. En nihayetinde köyü lanetlediği bile düşünülür. Çünkü kendisinin kuyuya çekilmesine neden olan yaratık köye musallat olmuştur. Kaede adındaki yaşlı yüksek rahibe, Kagome'yi görür görmez, onun uzun yıllar önce Hanyou (yarı şeytan / Half Demon) InuYasha'yı mühürledikten hemen sonra ölen kız kardeşi Kikyo ile benzerliği olduğunu farkeder.  Bu sırada iblis yeniden ortaya çıkar. Kagome, canını kurtarmak için ormana kaçar ve birkez daha rahibe tarfından mühürlenmiş Inu Yasha'nın yanına gider. Saldırı devam ederken ağaçta okla mühürlü çocuk kendisine Kikyo diye hitap ederek hayli iğneleyici tarzda konuşur. Bu arada köyün savaşçı erkekleri yüksek rahibe ile Kagomeyi izleyerek Inuyasha Ormanı'na girmiştir. Rahibe Kaede, Kagome'yle kendisini ağacta tutan oku çıkarırsa yaratığı halledeceği konusunda pazarlık yapan Inuyasha'yı serbest bırakmaması için uyarır. Buna rağman Kagome kolyenin peşinde olduğunu anladığı yaratıktan kurtulabilmek adına son çare olarak gördüğü şeyi yapar. Inu Yasha'yı hareketsiz kılan oku çıkararak mührü bozar.

inuyasha & sesshomaru
İnuYasha'nın Shikon no Tama'ya sahip olmak istemesinin asıl nedeni kolyenin gücü sayesinde Hanyou (Half Demon / Yarı Şeytan) benliğini  Tam Şeytana dönüştürmektir. Kagome az önce kendisini kurtaranın aslında gözüktüğü gibi bir centilmen olmadığını, kolyeyi almak için bu kez kendisine saldırdığında, anlar. Mücadele devam ederken Kaede gecmişte ablasının yaptığı engelleyici türden bir tılsım oluşturarak Inu Yasha'nın boynuna kolye halinde yerleşmesini sağlar. Kagome'den O'nu durduracak anahtar bir cümle söylemesini ister. Kagome'nin aklına gelen ve bundan böyle komut halini alacak olan iki kelime "Osuwari (Sit Boy / Otur)" olur. . Sözün söylenme şiddeti, çoğu zaman zemini çökerterek yere çakılmasına, ağaç tepesinden vs düşmesine ya da nehri boylamasına neden olan komik sonuçlar meydana getirir. (Animede bu sahneleri izlemek genelde hayli eğlendiriciydi) Bu arada kolyeyi kaybettikleri için Kagome ve InuYasha onu aramak üzere beraber yola koyulurlar. Ancak kolye Kagome'nin acemi ok atışlarından biri ile binlerce parçaya bölünür. Böylece ikili ülkede çeşitli noktalara dağılan kolyeyinin parçalarını toplamak üzere aylarını alacak bir arayışa çıkarlar. Uzun soluklu macera da böylece başlamış olur.

Seri boyunca Inuyasha etrafında şekillenen aşk üçgeni zaman zaman hayli romantik sahneleri de beraberinde getiriyor. Yine Kagome'nin yaşadığı devre yaptığı ziyaretler ve burada yaşanan karmaşa da  konuya renk katan bir diğer hikaye zincirini oluşturuyor. Kagome ve Inuyasha arasındaki yakınlaşma süreci iğne ile kuyu kazar nitelikte bir yavaşlıkla gelişse de keyif verdiğini eklemem gerek. Zaten seri çocuklar için yapılmamış. İlk kez Abd'de 2005 yılında Adult Swim kuşağında izlemiştim.

Inuyasha'da taraflar ve karakterler hayli kalabalık ve renkli. Özellikle Inuyasha'nın abisi Sesshomaru soğuk karizmasından ödün vermeyerek boy gösterirken itiraf ediyorum en az İnuyasha'nın kendisi kadar merak ettiğim bir karakter oldu. 166 Bölüm ve 6 sezon sonrasında seri sona erdiğinde mangasına bağlı kalınmayarak yarım bırakıldı. Neyseki yapımcılar final sezonu için takipçileri fazla bekletmediler. 7. ve son sezon kaliteli görsellliğiyle göz doldururken konu da olması gerektiği yani mangaya sadık kalınarak gibi sonlandırıldı.

Not: Serinin ayrıca dört ayrı sinema filmi bulunmaktadır:

Inuyasha the Movie: Affections Touching Across Time
Inuyasha the Movie: The Castle Beyond the Looking Glass
Inuyasha the Movie: Swords of an Honorable Ruler
Inuyasha the Movie: Fire on the Mystic Island

Hadeshi no Bara no Fume

Vampire Knight (Vampir Şövalye)

Bu bloğu açarken ele almak istediğim ilk animelerden biri olmasına karşın Vampire Knight'ı yazacak havaya bir türlü sahip olamadım nedense. Ne zaman istediysem kısmen elimin altında net olmayışı ya da resim arsivime ulaşma zorluğum yüzünden geri adım atmıştım. Bugün ufakta olsa bi başlangıç yapmam gerektiğini düşünüyorum. Diğer türlü seriye haksızlık etmiş sayacağım kendimi. 2000'li yılların animlerini eskisi gibi zevk alarak izleyemeyen biri olarak Vampire Knight görsel estetiği ve karakter şıklığıyla beni kendine bağladı diyebilirim. Özellikle hayli gizem barındıran Kuran Kaname karakterine bayıldım. Tuhaf saç stilleri ve beden ölçütleri olsaydı benim için bu hikaye kaybolur giderdi.

Gelelim ayrıntılara...Vampire Knight Serisi Matsuri Hino'nun aynı adlı mangasından Vampire Knight ve Vampire Knight Guilty adlarıyla animeye uyarlanan iki sezonluk bir yapım. Hayli geniş bir hayran kitlesince takip edilen animenin Vampire Knigt Destiny adı ile lanse edilen bir üçüncü sezonu daha olacağı duyrulmuştu. Bu süreçte Manga halen devam ediyordu. Söylentinin üzerinden kaç yıl geçti bilemiyorum. Manga sona erdi ama tüm beklentilere rağmen serinin yeni sezonuna dair hala ses seda yok. Şimdi seriden kısaca bahsedeyim. Her ne kadar çok şey anlatmak istesem de meraklıları için ağız tadında bir seyir olması adına kendimi tutup Spoiler vermekten mümkün oldukça kaçınmaya çalışacağım. Cross Kaien tarafından kurulan Cross Akademisi gece ve gündüz olmak üzere eğitim veren bir okuldur. Siyah okul üniforması giyen gündüz öğrencileri sıradan insanlardan oluşurken beyaz kıyafet giyen gece öğrencilerinin tamamı vampirlerden oluşmaktadır. Yaydıkları koku ve ölümsüzlüklerinin getirdiği çekici fiziksel özellikleri dolayısıyla gece öğrencileri günüz öğrencilerinin kıskacı altındadır. Müdür Coss'un on yıl önce evlat edindiği Yuki ile anne babasıyla birlikte ikiz erkek kardeşini bir vampir saldırısında kaybettikten sonra kimsesiz kalan Kiryu Zero ise gardiyanlık görevini yapmakta ve gündüz öğrencilerinin zaman zaman taşkınlığa varan iletişim çabalarını ve kan içmek yerine tablet kullanma eğiliminde olan gece öğrencilerinin anlık dikkatsizliğiyle oluşabilecek sorunları engellemekle görevlidirler.

Yuki animelerin genelde çekilmez bulduğum karakter türlerinden çocuksu, sinir bozucu, sevimli küçük kız tarzında. Hayatı, on yıl önce bir vampir saldırısına uğradığı karlı gece ve Kuran Kaname tarafından kurtarıldığı anısıyla başlıyor. (Adının anlamı da kar) Ondan öncesi ise geçirdiği hafıza kaybı nedeniyle karanlıktadır. Kuran Kaname'ye karşı duyduğu minnettarlıkla yoğrulmuş aşk  hissi zaman zaman Zero nedeniyle karışmaktadır. Kiryuu Zero ise vampir avcısı bir aile mensuptur. Safkan bir vampirin saldırısı sonucu annesini, babasını ve ikiz erkek kardeşini kaybetmiş, olayda sadece kendisi sağ kalmıştır. Tıpkı Yuki gibi Cross Kaien tarafından büyütülmüştür. Yaşadığı büyük kaybın travmasına göğüs geren Zero vampirlerden ölesiye nefret etmektedir. Bu nedenle aile mirasını devam ettirmek üzere avcı kimliğini üstlenmekte tereddüt etmez. Vampirlere zarar veren Kara Gül isimli bir tabanca kullanır. Ayrıca herkesten sakladığı ve içten içe savaş verdiği büyük bir sırrı vardır.

Gece sınıfını oluşturan vampirler ise kendi aralarında bir takım seviyeler ayrılmış haldedir Level A (A Seviye), sayıları çok az ancak vampir toplumunda gücü elinde tutan ve safkan (pureblood) olarak adlandırılan gruptur. Safkan Kuran ailesi asillerin oluşturduğu Vampir konseyinin de liderliğini üstlenmiştir. Ölümsüzlükten kaynaklanan genetik yapıları nedeniyle safkan aile bireyleri birbirleriyle evlenebilirler. Çocuk sahibi olabilirler. Level B (B Seviye), ileri derece güçlere sahip olan, aristokratik yapıda diyebileceğimiz soylu vampirlerden oluşur. Level C (C Seviye) ise asil soylu olmayan  sıradan vampirlerden meydana gelmektedir. Level D (D Seviye) Level A yani safkan vampirler tarafından ısırılıp vampire dönüşen insanların oluşturduğu gruptur. Tüm gruplar arasında en içler acısı seviye ise Level E'e aittir, Bunlar kan içmeyi reddeden ya da dönüşüm evresinde kan arzusuyla çıldırarak kontrolden çıkan insanlardan oluşur. Sıradan insanların dünyasında varlıkları sır olan vampirler için de bir tehdit olarak görülürler ve genelikle onlar tarafından yok edilirler.

Safkan Kuran ailesinin oğulları Kuran Kaname, Cross Akademisi'nde sınıfın ve gece öğrencilerinin ikamet ettiği Ay Yatakhanesinin başkanıdır. Ona yakın olan ve biri hariç tümü B Seviye asil soydan gelen grup kısaca şöyle: Takuma Ichijou başkan yardımcısıdır ve büyükbabası vampir konseyindedir. Hanabusa Aidou ve Akatsuki Kain kuzendirler. Aynı odayı paylaşırlar. Geçmişte bir kez kan arzusuna yenik düştüğünde Kaname'nin kanını içtiği Ruka Souen, Kaname'yi tek taraflı olarak sevmekte Akatsuki Kain tarafından sevilmektedir. Senri Shiki bir diğer safkan vampirdir ve Kaname'nin kuzenidir. Rima Touya'yla bir model olarak çalışır.

Bu arada sonunda kitapçı raflarında az da olsa manga görebilmek fazlasıyla sevindirici bir haber oldu benim için. Vampire Knight da bu mangalardan biri. "Vampir Şövalye" adı ile 11.cilde kadar yayınlanmış. Türkçe manga okumak isteyenler için güzel bir gelişme. Yalnız biraz pahalı geldi. 13 tl satış fiyatıydı.

Magic Knight Rayearth (Sihirli Şövalyeler)

Clamp'in elinden çıkan serilerde karakterler genellikle estetik ve zariftir. Erkeklerde de aynı ince kadınsı (Bishonen) yapıyı görürsünüz. Yapım şirketinin ilk ve en iyi çalışmalarında biri olan Magic Knight Rayearth'ı  ilk kez Show Tv'de daha sonra  tekrar furyasının devam ettiği sıralar su an yayın hayatında yer almayan BRT ekranında izleme imkanı bulmuştuk. Seri o zamana kadar izlediğim animelerle birlikte sahip olduğum 90'lı yılların "iri gözlü, ince, uzun ve zarif" genellemesini yıkmış ve özellikle orantısız beden yapısı ve sert çizgileriyle beni hayli ters köşe etmişti. Hatta bu bir anime mi ki diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ayrıca açılış müziği de kulak tırmalayıcı sayılabilecek rock tarzıyla bildiğimiz anime şarkı standartlarının dışındaydı. O günün şartlarında kanalda birilerinin bilinçli tercihiyle mi yoksa es kaza mı alınmıştı bilmiyorum kesinlikle iyi bir seçimdi.

Gelelim konusuna...Üç ayrı okula mensup ve birbirlerine yabancı üç kız, Hikaru Shidou, Umi Ryuuzaki, Fuu Hououji Tokyo Kulesi gezisine gelmişlerdir. Erkeksi ve çocuksu tavırlarıyla alev saçlı Hikaru kule dürbünü ile etrafı izlerken sınıf arkadaşları diğer okullardan gelen öğrencileri izlemekte ve yorum yapmaktadır. Sonra aniden etrafı saran ışıkla orada bulunan herkes adeta kör olur. Kalabalığın içinde sadece Hikaru, Umi ve Fuu efsanevi Sihirli Şövalyeleri Cephiro'yu kurtarmaları için yardıma çağıran duru bir ses  duyar ve altın saçlı güzel bir kızın silik silüetini görürüler. Ayakları yerden kesilir ve boşluka bir süre asılı kaldıktan sonra adete üzerine döküldükleri uçan bir balık sayesinde yara almaksızın kendilerine tamamen yabancı bir dünyaya gelirler. Başlarına gelenlere bir anlam veremezler.

Dev sevimli balıkla kolayca iletişim kuran meraklı ve kıpır kıpır Hikaru ortamı benimsemiştir. Şüpheci ve biraz kendini beğenmiş görünen Umi'nin aksine Fuu da yapıcı ve ılımlıdır. Kısa tanışma faslını sonrası farkederler ki her üçü de aynı yaştadır. (Bu Fuu ve Umi'yi hayli şaşırtır çünkü Hikaru'yu ilkokul öğrencisi zannederler.) Umi sizlerini anlayan balıktan kendilerini eve götürmesini ister. Ancak bu istek yaratığı çağıran bir erkek sesi tarafından yanıtsız bırakılır. Tuhaf kıyafeti ve elinde taşıdığı asasıyla karşılarında duran Cephiro'nun Baş Büyücüsü Clef kısaca ülke efsanesinde yeraldığı üzere Sihirli Şövalyelerin Rün Tanrılarını uyandırarak tutsak halde bulunan Prenses Emeraude'u kurtarmadıkları sürece geri dönmelerinin imkansız olduğunu belirtir. Şu anki çekirdek Prenses Emeraude ise günün birinde başrahip ve sağ kolu olarak nitelendirebilecegimiz Zagato tarafından kaçırılmış ve tutsak edilmiştir. Çekirdeğin dualarından mahrum kalan Cephiro ise artık korkunç bir yıkım ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Zagato - Emeraude ve Sihirli Şövalyeler
Umi herhangi bir biçimde dahil olmadıkları bir konuda birşey yapmaya istekli değildir ve Clef'in sözlerine şiddetle karşı çıkar. Ancak başka seçenekleri olmadığını anlamaları uzun sürmez ve en azından bir süre Clef'in rehberliğinde yola devam etmeye gönüllü olurlar. Başlangıçta herbiri içlerinde saklı büyüyü ortaya çıkaracak türden kendilerini sınayan ve her defasında güçlerini, Clef tarafından verilen zırhlarını ve silahlarını geliştiren bir sürü olay yaşayacak ve karşılarına çıkan düşmanla mücadele ederken en başında sadece basit bir özgürlük ve eve dönüş macerası olarak gördükleri bu yolculuk yüzleştikleri asıl gerçekle birlikte kalplerinde derin bir sızı ve hayal kırıklığı ile sona erecek ve üç kız amaçlarını hatta kendilerini sorgular hale gelecektir.

Serinin 2. sezonu da bence ilk sezon kadar başarılı. Hikayeye katılan yeni karakterler Şövelye Lantis, Autozam Komutanı Eagle. Cizeta Prensesleri Tata ve Tatra ile Fahren Prensesi Aska'nın yanı sıra (Bu sonuncusu bence en çekilmez ve gereksiz olanı) ilk sezonun pekçok karakterini yeniden görmek mümkün. Bir kez daha Cephiro'ya dönen ama nasıl döndüklerini anlayamayan Sihirli Şövalyeler Hikaru, Umi ve Fuu hayatlarını adayacak kadar sevdikleri büyülü evrenin yine yıkımın eşiğinde olduğunu ancak bununla birlikte üç farklı ülke tarafından da ele geçirilimek üzere kuşatıldığını öğrenirler. Ayrıca Hikaru'yu tehlikenin merkezine çeken ve gölgelerde gizlenen daha büyük bir tehlike vardır. Yani şimdiki mücadeleleri hem istilacılara hem de bu gizemli tehdide karşı olmak zorundadır. Anime, Shojo türünün en iyi örneklerinden biri. Ayrıca 2. sezon kahramanlarımız için daha fazla romantizim barındırıyor.

Hikayenin tamamını anlatmayı çok istesem de  izleme zevkine gölge düşüreceği için kısaca büyülü Cephiro evreninden bahsetmeye geçeceğim. Bu evrende insanlar ve türlü çeşit sihirli yaratıklar birarada uyum içinde yaşamaktadır. Fantastik evrende yaratıkların dışında büyü kullanıcılarının yanısıra kılıç kullanan savaşçılar vardır. İradesi herkesinkinden çok daha güçlü olan  ve Çekirdek / Temel Taşı (Hashira) olarak adlandırılan kişi, tüm kalbi ve ruhuyla kendini sadece ve sadece Cephiro'ya adamakta, dualarıyla ülkenin huzur ve mutluluğunun devamlılığını sağlamaktadır. Yaş,cinsiyet ya da ırk ayrımı olmaksızın çekirdeği Cephiro'nun kendisi belirler. Seçilen için sorumluluğunu yerine getirmekten başka seçenek yoktur. Bu Cephiro'nun kanunudur.

Hikaye sağlamlığı ve kısa-öz yapısıyla 1995 yapımı Magic Knight Rayearth hala tekrar ve tekrar keyifle izlediğim animlerden biridir. Özellikle romantik öğeler sözkonusu olduğunda pekçok seri bende koca bir boşluk hissi bırakıyor. Bu anlamda Rayearth'ın Clamp'a mensup manga çizerine doyurucu senarosu için minnetarım. Bana göre artık günümüzde yapılan nerdeyse hiçbir anime tekrar izlenebilir hissi uyandırmıyor. Zaten bu yönü güçlü değilse bir anime "benim açımdan" başarılı değildir. Son olarak seri için hazırlanan orijinal soundtrackt'ler ve single'lar da fazlasıyla başarılı.

Şarkı sözleri için  Tıklayın

5 Mart 2013 Salı

Hana Yori Dango Anime ve Japon Live Action Uyarlama Vs Kore Uyarlama Kkotboda Namja

Normalde animelerin Live Action yani televizyon dizisi haline getirilmesi olayına pek de sıcak bakmam. Ancak Hana Yori Dango bu düşüncemi yıkan yegane animedir. İyi ki birileri bu seriyi kanlı calı hale koyup dizi haline getirmiş. Çünkü anime versiyonu benim için en berbat animeler listesinde ilk 5'te yer alıyor desem abartmış olmam. Aynı dönemde, hemen öncesi Marmelade Boy'u izlemiştim ve benzer tarzı olduğunu varsayarak izleme bahtsızlığına uğradım. Resmen harcanmış bir seriydi. Bu animeyi yapmak tam bir zevksizlik örneği olmuş. Karakterler çok ot ve çirkin, çizimler donuk ve ruhsuz. Biliyorum ki animeler sadece konu değil görsel anlamda da genelde mangaya bağlı kalınarak oluşturuluyor. Ancak özellikle hele o Rui karakteri yok mu? Yüz ifadesi psikopat katiller gibi. Aslında hiçbirinde bir sevimlilik yoktu ki! Tabii bu benim naçizane görüşümdür. Ancak anavatanında nasıl bu kadar büyük bir ilgi gördü bilemiyorum.  Seriyi sadece konusu hatırına güç bela bitirebildiğimde mangası böylesi popülerlik kazanmş bir anime için tamamen zaman kaybı demiştim. Bir kez daha animeye uyarlansa çok iyi sonuçlar ortaya çıkabilir. Ancak Japonya'da animeler pek yeniden yapımıyor ne yazık ki.

Gelelim iki televizyon dizisi uyarlamasına. Benim ilk gözağrım Hana Yori Dango: Japonya Live Action versiyonudur. Manga'ya büyük oranda sadık kalınarak yapıldı ve güzel bir finalle sonlandırıldı. (Birileri bu finalin güzel bir anime versiyonunu yapsa ne iyi olur.) Göze batan noktalarına gelince: Serinin müzk albümlerini de seslendiren Arashi grubu üyesi Tsukasa'yı canlandıran Jun Matsumoto'nun ve Rui'yi canlandıran Shun Oguri'nin oyunculuğunu pek beğenmedim. Rui 'de sanırım mangadan gelen bir uyuzluk var. Genelde  ekrana anime ya da manga kaynaklı bir live action uyarlanıyorsa nedense sanki oyuncular anime karakteri gibi davranıyor. İşte ben bu tazı sevmiyorum. Live Action'lardan kaçmamın sebebi de sanırım bu. Ancak kimi sahneler oldukça etkileyiciydi. Başrol kadın karakterimiz Tsukushi'yi canlandıran oyuncu Inoue Mao özellikle kore veriyonundaki oyuncu Ku Hye-sun ile kıyaslandığında çok daha başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Ancak seri doksanlardan geldiği için şu an izlemesi keyif veriyor diyemeyeceğim.  


Bu bağlamda Kore versiyonu Kkotboda Namja daha ılımlı ve duygusal sayılabilir. Karakterlerin iç dünyalarına ya da ilişkilerine daha fazla yer verilmiş. Ancak ben ve benim gibi aslına sadık kalınmayan senaryosu yüzünden oyuncuları hatırına izlenilebilir kabul edilse de biraz uyduruk yapılmış hissi uyandırıyor. Özellikle Ku Hye-sun'nu oynadığı O "Jandi" karakterinin mimik ve tavırları öyle yapay ve iticiydi ki bazı bölümlerde katlanamadım. Sanki bir beyin özürü varmış hissi uyandırıyordu. Japon versiyonunda zaman zaman yetersiz olarak nitelendirdiğim duygusallık kore versiyonunda biraz fazla abartılmış gibiydi. Hele o final kimin fikriydi bilemiyorum! Sanırım biz insanoğlu memnun edilmesi zor yaratıklarız. Oyuncuların hemen hemen hepsi hayli ünlü oldular bu dizi sonrası. Kim Hyun-joong (aynı zamanda SS501 adlı hayli ünlü bir müzik grubunda solist ve ünü dizi öncesine dayaniyor), Lee Min Ho (toplamda 4 tane dizini izlediğim bir oyuncu. Ancak Kkotboda Namja'da dahil çok başarılı bulduğumu söyleyemeyeceğim) Kim Bum (En son bildigim kadarıyla bir sineması gösterimdeydi) Yapım, ülkemizde internet ve başarılı fansub çalışmaları sayesinde hayli geniş bir izleyici kitlesina sahip olan Kore dizileri içerisinde klasiklerden biri olarak sayılabilir yine de.Bu arada her zamanki gibi TRT bize bir güzelik yaptı ve TRT Okul kanalında Kkotboda Namja'yı Yaban Çiçeği adıyla yayınlamaya başladı. Bu isim ne kadar uydu tartışması yapmayacağım. Parantez içi Boys Over Flower biçiminde adlandırmasa büyük olasılıkla pekçok izleyicinin de gözünden kaçaçaktı bu güzelim yapım. Ayrıca sonunda bu diziyi ekrana taşıyabilen bir kanal olduğu için memnuniyet duyuyorum. Yanlız Jandi karakterinin sesini pek hoş bulduğumu söyleyemeyeceğim. F4 karakter sesleriyse gayet iyi gitmiş. Dizi öncesi Radi Hoca yorumlarini izlemekten de eğlenceliydi benim için. Bir de TRT'nin bu dizi de bile sansür uygulamasına  bir anlam veremedim. Gayet derli toplu ve zararsız görüntüler içeriyordu. Bazen cidden saçmalıyorlar.


Bir süre önce Türkiye'de de benzer bir proje olacağını duymuş ve hayli heyecanlanmıştım. Ancak Güneşi Beklerken adı ile yayınlanan dizi başladığında okul sahibi zengin çocuk ve orta gelirli aile kızı dışında benzerlik olmayan bir senaryo ile karşılaşınca aynı beklentiyle ekran karşına geçen pek çok izleyici gibi tam bir hayal kırıklığı yaşadım. F4'ten eser yokken dizi zaten vaadettiği çizginin dışına çıktı. Ancak bu dizi uyarlama beklentisiyle izlenmezse bence konu itibariyle beş uyaramadan çok daha çekici öğeler barındırıyor ve bu haliyle kanımca oldukça da başarılı. Ayrıca Hana Yori Dango ve Kkotboda Namja'dan alınmış birçok kareyi  dizide öyle ya da böyle görmek mümkün.



Kkotboda Namja Dizi müziklerinin şarkı sözleri için Tıklayın
Kore Dizilerim Blogu

Lady Georgie



Herhalde 80'lerin ortalarıydı. TRT'nin çok uzun zamandır arattığı o renkli dönemde (ama televızyonumuz sıyah-beyazdı:)) hayal meyal hatırladığım hatıralardan biri, oturduğumuz semtteki cıvıl cıvıl bir çocuk ve oyun ortamında Lady Georgıe başladığı saatte tek bir çocuğun kalmadığı ve sadece kendimizin değil pekçoğumuzun annelerinin de de tabiki sayemizde müptelası olduğu bu animeyi izlemekti. Seneler çabuk geçiyor. Lady Georgie uzun süre sadece anılarda hoş bir yer edindi. Show Tv'den sonra Trt 2'de ve daha kim bilir kaç kanalda daha izleme imkanı bulduk. Bizler büyümüstük. Yeni nesiller sevdiler mi bilinmez. Ama belli bir dönemin insanları için hoş bir anıydı.

Çiftilik işleten Butman ailesinin babası iki oğlu ile odun kesmek için gittiği ormanda bastıran şiddetli yağmur altında ağlayan bir çocuk sesi duyar. Eve döndüğünde beraberinde taşıdığı Georgie adındaki bebek artık hayatlarının bir parçasıdır.Doğduğundan beri çıkarmadığı kolundaki işlemeli şık bilezik kendisi bilmese de geride kalan ailesinden tek yadigardır.Anne Butman'ın her zaman bir adım mesafeli durduğu Georgie aile yanında onların öz kızı gibi büyür. Derken bir gün talihsiz bir kazada babaları hayatını kaybeder. Böylece huzur dolu yaşamları birden bire tuzla buz olur.Aile kimi zorluklarla karşılaşır, ancak üstesinden gelmeyi başarırlar. Georgie serpilip güzelleşirken iki abisi tarafından gizliden gizliye kardeşten öte duygularla sevilir. Anne Butman bunu farketmekte gecikmez. Oğullarının hisleri nedeniyle birbirlerini rakip hale gelince, dahası tüm bunlardan habersiz Georgie Avusturalya'ya demiryolu açılış töreni için gelen ingiliz soylusu Lowell isimli gence aşık olunca kızdan nefret eder. O'nun aileyi parçalayan öfkesinde Georgie kendi karanlık geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalır. Artık hiçbirşey eskisi gibi olmayacaktır. 

Bu animenin senaryosu filmlere konu olacak ölçüde yetişkinlere hitap ediyordu. Çizimleri -yapıldığı dönem için- gözalıcı biçimde estetikti. Elbette yayınlandığı tarih orjinal sonu kaldıracak bir devir değildi. Animede, mutlu sonla biten ama sonunda Lowell, Abel ya da Artur arasında ilk aşkını feda edip diğer ikisinden hiçbirini secmeyen ve sevgisini kabul etmeyen bir Georgie kaldı hatıralarımızda. Orjinal sonu -eğer yapılsa idi- hiç süphesiz hafızalarımızdan kazınmazdı. Abel Gergie'nin aşkını kazandığı için mutlu ama sonuda öldüğü için mutsuz olurduk. Ve Georgie'nin Abel'dan olan oğlu ile Avusturalya'ya döndüğü zaman öldü sanılan Arthur'la karşılaştığı sahne güzel bir son olabilirdi. Belli olmaz bakarsınız bi remade daha görürüz.

Burada açıklık getirmek istediğim bir konu var. Georgie'nin ilk görüşte aşık olup uğruna yollara düştüğü Lowell'la İngiltere'de yeniden bir araya geldiği günün gecesi birlikte olduğu hikayesi. Ancak sanılanın aksine ne anime ne de mangada böyle bir konu yok. Peki neden ülkemiz izleyicilerinde böyle bir algı oluştu? Öncelikle bölüm sonu bunu ima eden bir görüntü ile sona eriyordu. Ancak bir sonraki bölümün açılış müziğinden hemen önce verilen özet kısmında Georgie gözyaşları akıtmaya başlayınca Lovell yaptığı "centilmenlik dışı" davranışın farkına varıp duruyor ve kızı sadece öpüp  ayağa kalkıyordu. Ancak bizim kanallarımız neden bilemiyorum ama müziği öncesi özet niteliğindeki bu kısmı yayınlamadan direkt açılış müziği ile animeyi başlattıkları için ülkemizdeki izleyiciler o konuyu birlikte oldular şeklinde yorumlandı. Nette tv çekim, İspanyolca var olan tek versiyonda da sanırım müzik öncesi özet kısım yok. Dolayısıyla bu yanlış algı günümüze kadar uzayıp gitmiş durumda. Sonuç olarak "Önüne çıkan her tiple birlikte olan Georgie" gibi acayip yorumlara denk gelen bir izleyici olarak her halde söz konusu bu durum bizde çoğu zaman yaratılan şehir efsanelerinin gerçeği nasıl da çarpıtarak değiştirebileceğini gösteren iyi bir örnek olsa gerek. 

Marmelade Boy (Bizden hikayeler gibi...)

Anime Adı: Marmalade Boy. ママレード·ボーイ
Türkçesi: Marmelat Çocuk.
Bölüm Sayısı : 76
Yapım Yılı: 1994-1995.
Sinema Filmi: Marmelade Boy The Movie (25 dakika)
Manga: 3 Cilt (Wataru Yoshizumi).

Bizden hikayeler dediğime bakmayın aslında konu öyle acayip biçimde başlıyor ki o kadar da değil artık, ya da önyargıya kapılıp biraz sevimsizce diye aklınızdan geçirebilirsininz. Ancak bence çok da önemli bir ayrıntı değil. Buna takılıp hoş bir animeyi izleme fırsatını kaçırmayın. Sanırım 2005 yılında ilk kez yurt dışında izleme fırsatım olmuştu. Serinin sonunda edindiğim genel izlenim, yapımın dönemi için (1994-1995) hayli sağlam bir konuyla ortaya çıkmış olduğuydu. Shojo türüne yabancı değilseniz bu yapım tam sizlik olabilir. Elbette günümüzdeki anime kalitesiyle kıyaslayarak izlemek doğru olmaz.

Hikaye sıradan bir günle başladığını sanan Miki Koshikawa'nın kahvaltı masasında anne-babasının boşanma kararını açıklaması karşısında şok geçirmesi ile başlar. Ebeveynleri buna gerekçe olarak tatil için gittikleri Havai'de Matsuura çiftine aşık olmalarını gösterince hiçbir zaman normal bir aileye sahip olmadığını düşünen Miki için işler işinden çıkılmaz bir hal alır. Arkadaşı Meiko'ya yaşadıklarını anlatırken hikaye O'nun gözünden akmayı sürdürür. Akşam fransız restoranında diğer aile ile biraraya gelecek ve böylece Matsuuura çiftiyle resmen tanışacaktır. Öğrenir ki o çiftin Yuu isimli kendi yaşlarında bir oğlu vardır. Durumu kurtarmak için bunu bir şans sayan Miki'nin yemekte biraraya geldiklerinde fazlasıyle yakışıklı bulduğu çocuk hakkında edindiği ilk izleniminse tam bir hayal kırıklığıdır. Oluşan bu saçma duruma engellemek için güçlü bir müttefik olacağını düşündüğü Yuu beklentilerini tuzla buz eder, olayları umursamaz ve kabullenmiş görünür. Böylece O da ailelerinin kararını en azından şimdilik onaylamak zorunda kalır. Sonrasında ise ebeveynlerinin aldığı bir diğer acayip karar doğrulltusunda birararada yaşayabilecekleri geniş bir eve taşınırlar. Miki'nin okuluna transfer olan Yuu alaycı ve umursamaz tavırlarına karşılık aslında son derecede düşünceli ve ilgili bir gençtir. (Bu noktada seriden ayrı yapılan bir bölümlük Oav'ın da izlenmesini önermem gerek.) Günler biribirini izlerken Yuu ve Miki için adım adım yakınlaşma kaçınılmaz olur.

Hikayenin doksanlı yıllarda geçtiğini göz önüne aldığımızda  karakterlerin geniş kesim ve üst kısmı oldukça iri gösteren kıyafetleri zaman zaman hayli gülüç gelebilir. Yetişkin erkekler bol pantolon ve gömlekler giyerken genç kesim rahatsız edici ölçüde zayıf gösteren pantolonlarla arz-ı endam ediyorlar. Özellikle Meiko ve Arimi'nin elbiselerini tasarlayanlar hoş bir iş çıkarmışlar. Ayrıca  Miki'nin saç stilinin arada bir değişmesi güzel olmuş. Bir diğer ayrıntı karakterlerin haberleşme amaçlı seride sıkça kullandıkları şimdinin neslinin gülünç gelebilecek nesneler. Tamaguchi'lerin çıktığı dönemi anımsayan biri olarak Marmalade Boy'un yapım yılları Japonya'da tetris görselliğindeki bu tip oyuncakların patladığı bir döneme denk geliyordu sanırım. 

Uzakdoğuya özgü yapımlarda ilişkileri gösteren şemalara sıkça rastlanır. Bu seri de hayli kalabalık karakter listesiyle takipçilerine benzer tablolar yaptırmaya yöneltmiş. Uzun süre önce edindiğimi bu tip bir resimde karakter imgelerini elimdeki görüntülerden keserek yeniledim. Ancak seriyi ağız tadıyla izlemek isterseniz bu tabloya seriyi bir süre izledikten sonra iyice incelemenizi öneririm.


Marmelade Boy, toplam 76 bölüm. O dönemde animelerde pek sezon ayırımı olmuyordu sanırım. Amerika'da geçen kısmı 2.sezon olarak kabul edebiliriz. İkinci sezon da ilki kadar başarılıydı ancak zaman zaman gereksiz bölümler eklenmiş gibi hissetmiştim. Animede güzel arkafon müzikleri ve başta  bölüm içi şarkılardan Saigo no Yakusoku olmak üzere (tam bir arabesk havasında ve ağlatan türde... Ve itiraf ediyorum bir ayrılığın geçtiği bölümde ilk kez çaldığında ben de ağlamıştım:) hoş şarkılar var. Zamanında 2 cdlik bir şarkı albümü ve 2 cd Orijinal Soundtrackt albümü çıkmış.  Çok hoş..

Lady Oscar (Rose Of Versailles)



LADY OSCAR (ROSE OF VERSAILLES)

Bir nostalji anime bloğu açıp bu seriden bahsetmemek olmazdı. Kaç kere üstelik kimi zaman acayip isimler verilerek özel kanallarımızda yayınlanmadı ki?  İzlemek için sabah altı buçukta uyandığımı hatırlarım:) Uykumu bölüp yaptığım fedakarlığı düşününce şimdi beni gülümsetiyor. Ancak eskiden tv dışında internet gibi bir seçeneğe sahip olmayan bizler için ekranda boy gösteren her anime bir nimetti. Bazılarının tekrarı da rahatsızlık vermiyordu.  

Genelde izlemek isteyenlerin keyfini kaçırmaktan kaçınmak adına aslında seri hakkında fazla bilgi verme taraftarı olmasam da fikir sahibi olmayıp konusu ne ile ilgili diyenleri aydınlatmak adına birkaç satır yazmadan geçmekte istemedim.

Kraliyet üst düzey askerlerinden soylu General de Jarjayes, altıncı çocuğunun doğumunda sabırsızlıkla beklediği varisi kucağına alacağını umarken kendisine yine bir kız çocuğu dünyaya geldiği haber verilince büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Ancak birkaç dakika sonra kollarındaki bebeği havaya kaldırır ve Oscar Franchois adını verdiği bebeği oğlu olarak yetiştireceğini açıklar. Bu karar  altın saçlı bebeğin tüm hayatını değiştirecektir.

Fransa kralı 15. Louise, Avusturya ile devam eden savaşı sona erdirmek istemektedir. İki ülke arasındaki dostluğu perçinlemek adına Avusturya Prensesi Marie Antuanette ile torunu Fransa veliaht prensi ile  Louis Auguste'un evlenmesine karar verilir.

Dadısının torunu Andre  Grandier ile büyüyen Oscar bir erkek gibi giyinir ve erkek gibi davranır. 15. Louis'in buyruğu ile 14 yaşına girdiğinde kraliyet muhafız alayı komutanlığına seçilir. Görevi kabul etmek istemeyen Oscar babasının emrine karşı çıkar. Aslında Paris'e gelecek olan veliaht prensesin bakıcılığını yapmak istememektedir. Ancak emrin geldiği yer ailesini zor duruma bırakacağı için hakkında verilen karara uymaktan başka seçeneği de yoktur.

Paris'e geldiği gün meydana gelen kaçırılma girişiminden kurtarmasının ardından Oscar ve veliaht prenses arasında dostluk bağları gelişir. Oscar saray hayatına adım atarken Antuanette zengin ve refah içinde tasasız bir hayatın pırıltılı dünyasında kaybolur. Antuanette  saray entrikaları için fazlasıyla toydur. 15. Louise'in  metresi ile devam eden uzun soluklu güç savaşında Oscar tarafından korunsa da çevresindekilerin etkisinde kalmaktan da kurtulamaz. Öte yandan evliliğinde hayal ettiğini bulamayan Antuanette bir gece katıldığı maskeli baloda yakışıklı İsveç Kontu Hans Axel Von Fersen'e aşık olur.


Oscar, Fersen'le konuşup buna engel olmak istese de başaramaz. Öte yandan kendisi de kaçınılmaz biçimde konta aşık olur. Ancak umutsuzca fark eder ki Fersen de prensesin duygularına karşılık vermiştir. Hislerini kalbine gömmeyi seçer. Geleceğin Fransa kraliçesi ile bir hayatı olamayacağını çok iyi bilen Fersen de bağımsızlık savaşı devam eden Amerika'ya gidecek gönüllü Fransız subaylarını komuta etmek üzere Paris'ten ayrılarak sevdiği kadında uzaklaşmaya karar verir. Kararı sadece Antuanette'i değil Oscar'ı da derinden sarsar.

Paris'in arka sokaklarında ise başka hikayeler vardır. Rosalie, Jeanne ve anneleri  sefaletin eşiğindeyken saray sadece kendi içindekilere değil Polignac ailesi ve daha birçok dalkavuğa da zenginlik sunmaktadır. Ayrıca artık yıllar sonra patlak verecek olan devrimin önderi simalar fikirlerini canlandırmaya başlamıştır. Yine sadakatini sunduğu ve sevdiği kraliçeye rağmen  ülkede bazı şeylerin yolunda gitmediğini fark eden Oscar gibi ender soylular da vardır.


Maskeli bir soyguncunun zenginleri hedef alan saldırılarını araştırmaya adayan Oscar arkasında güçlü simaların rol aldığı tehlikeli bir oyunun içine çekilir ve bu hengamede kendisini korumak isteyen Andre bir gözünü kaybeder. Fransa'da değişim rüzgarının ufak ufak kendini belli ettiği sıralar aradan geçen yedi yılın ardından Fersen  Paris'e döner...O sırada Oscar'ın görülmeye değer sevincini izleyen bir başka göz, hislerini tıpkı sevdiği kadın gibi uzun yıllardır gizleyen uşağı (yaveri yada her neyse...bu karaktere o sıfatları koymaktan hoşlanmıyorum:) Andre'dir. Uzun sohbetin ardından Oscar geçen zamanın Fersen'in duygularını değiştirmediğini anlayamaz ya da anlamak istemez. İlk kez kendini bir kadın gibi hisseder. Kadın gibi giyinerek ama kimliğini gizleyerek kraliyet balosuna katılır ve Fersen'le dans eder... Dans sonunda doğru kendisini "değer verdiği arkadaşı" Oscar'a benzeten, bunu belli eden sözler söyleyen ve en nihayetinde yaşadıkları anlık yakınlaşma sonrası tanır gibi görünen Fresen'den kaçarak baloyu terk eder...

Karşılıksız aşkların gölgesinde mutlu olabilen tek çift sanırım Kraliçe Antuanette ve Fersen. Tabii o da göreceli. Ne de olsa ilişkilerini gizli tutmak gibi bir zorunlulukla karşı karşıyadırlar. Özellikle Oscar'ın Fersen'e  aşını itiraf etmek zorunda kaldığı sahneler  ve geri planda  Andre'nin çektiği acı görülmeye değerdir. Tabii bir de aşkını itiraf ettiği bölüm fazlasıyla sarsıcıdır. Yapım yılı düşünülecek olursa dönemine göre hele de Türkiye'de bazı sahneler izleyenleri hayli şaşırtan cinstendi:) Seri sadece konu örgüsü için bile izlenmeye değer. Ancak yapım yılı itibariyle günümüz animelerinin kalitesini ararsanız düş kırıklığına uğrayabilirsiniz.

Uzun süre önce Lady Oscar'ın bir anime sinema versiyonu olacak diye duymuştum. Bazı kült serilerde görülen seriden alınan sahnlerin teknolojik anlamda yenilenerek sinamalaştırması gibi birşeydi sanırım. Ama hiçbir yerde denk gelmedim. Sanırım yayınlanmadı. İnşallah günün birinde birileri bu seriyi yeniden yapmak ister. Neden yapılmadığını anlayabilmiş değilim aslında. Tabii Sailor Moon gibi bir düş kırıklığı yaşatmaz umarım.

Son olarak Lady Oscar'ın müziklerine değinmem gerekirse, kesinlikle iyi iş çıkarılmış. Açılı ve kapanış müzikleri gayet güzel. Arka fon müzikleri de. Ancak özellikle tüm müzikleri içeren bir albüme denk gelmedim ne yazık ki.

Eskilerden Günümüze Anime'nin Türkiye'deki Serüveni

 
    Hatırlatma: Blogtaki tüm yazıları blog sahibine aittir. Emeğe saygı gösteriniz ve eğer kendi sitenizde vs kullanacaksanız yazılar için lütfen alıntı yaptığınız belirterek blogu link gösteriniz.

Türkiye'de japon çizgi filmi denince hatıra gelen ilk yapım hiç şüphesiz 1980'de yayınlanan Şeker Kız Candy'dir. Pek çoğumuz O'ndan sonra yayınlanan her çizgi filmi "Şeker Kız Candy'ye benziyor" diye tanımlardık. Duyabildiğimiz kadarıyla şarkılarını söylerdik. Böylece ilk anime tanımlamalarımız da oluşmuştu. (Bu arada iinternetteki resimlere aldanıp Candy'yi orada görülen kalitede sanmayın. Günümüz şartlarında çok izlenesi bir seri değil artık.) Japonlar küçük gözlüymüş ve büyük göz hayranı oldukları için bu tip çizgi film karakterler yapıyorlarmış cümlelerini duymayan yoktur herhalde. Bana göre o zamanlar bile saçma gelen bir açıklamaydı. Ama esin kaynağının disney olduğunu öğrenince adam akıllı şaşırmıştım. O zamanlar TRT, drama tarzındaki bu animlerin ulaştığı beğeniyi gözardı etmedi. Sonraki yıllar Candy'i anımsatan tarzı nedeniyle yayınladığı Lady Lady, Lady Oscar, Lady Georgie, Alpen Rose, Hello Sandy Bell, Hana no Roku Lun gibi yapımlarda öne çıkan tüm ana kız karakterler Candy gibi sarı saçlı idi. Hepsi için kullandığımız yegane tanım Candy'e benzeyen çizgi filmdi doğal olarak. Yayın saatlerinde sokaklar boşalır, kuzu kuzu evlerimize giderdik. Editörü olduğum bir siteden mailime ulaşan bir anime-sever annesinin bir zamanlar TRT'de izlediği ama sonunu bir türlü öğrenemediği Candy hakkkında bilgi verip veremeyeceğimi sormuştu. Yapabildiğim ölçüde hikayeyi anlatmıştım. Doğrusu dönüp bakınca cidden uzun zaman geçmiş. Bir dönemin şanslı neslinden sayıyorum kendimi. Tek kanallı zamanlarıdan geldik ama herkese hitap eden o yayınlar fazlasıyla doyurucuydu.

Doğrusu dönüp bakınca cidden uzun zaman geçmiş. Bir dönemin şanslı neslinden sayıyorum kendimi. Tek kanallı zamanlarıdan geldik ama herkese hitap eden o yayınlar fazlasıyla doyurucuydu. Çocukluk yıllarımda izlediğim animeler ve 90'lı yıllar çok farklıydı. Pazar günü western sinemalarını bile ailece izlerdik. Aynı şey tv programları, diziler ya da çizgi filmler için geçerliydi. Anime diye bir kavramın bilinmediği o dönemlerde çizimleriyle dikket çeken iri gözlere sahip karakterlerin doldurduğu ve her gün konusunu sadece bizim değil anne babalarımızın da takip ettiği 25 dakikalık maceraları yaşayabilmek adına şahsen ben mahallemdeki pekçok çocuk gibi oyun oynayabileceğim bir saate evimin yolunu tutar ve bundan hiç de şikayetçi olmazdım. Şeker kız Candy'nin ya da Georgie'nin bitmek bilmeyen dramı ve Zentraldi saldırısı altındaki dünyayı kurtarmaya gönüllü Rick Hunter'ın ünlü bir yıldız olma hayalleri kuran uçarı kız Minmay'in peşinden koştuğu Robotech arasında konu yelpazesi giderek değişen o yapımları izlerken adım adım zevklerimiz de renklenir oldu. Eskiler neden güzeldi? Kanal seçeneği yoktu belki ama yayınlarda herkese hitap eden birşeyler vardı. Sonra zaman geçtikçe animeler de yozlaştı. Artık şöyle zevkle oturup sonuna kadar izlemeye değer birşeyler bulamıyoruz. Eskiler de olmasa geriye ne kalırdı ki seyirlik?

Bbg evi ve türevleri neyseki sona erdi. Ne kabus bir dönemdi... Her kanalda ayrı bir popstar yarışması türemiş, beğeniden uzak acayip tipleri ve yorumlarını izlerken kriz geçirir hale gelmiştim. Aslında mecbur kalmadıkta uzağında durdurdum zaten. Özellikle şarkıcı seçen o garip programlar insanın tahammül sınırlarınız zorlar nitelikteydi. Gerçi o tuhaf yarışmaların benzerleri hala devam ediyor ama neyseki birden fazla kanalda yayınlanmıyor. Asmalı Konağa karşı o hafta için tv'de yayınlanan bir sinemayı izlemek istediğim için ünivesite okumaya gelmiş ama beyni bezelye kadar gelişmemiş bencil ve terbiyesiz bir oda dolusu insanla karşı karşıya gelip hayli seviyesiz ve sevimsiz bir laf dalaşına sürüklenmek istenmiş, sabrımın sınırlarını zorlamıştım. Sabahın 06:30'nda Rurouni Kenshin izlemek için sessiz sessiz odamdan süzülüp bir fincan sıcak kahve ile tv odasında soluğu alır ve kimi zaman da tv başında çizgi film izlerken yurt ahalisine yakalanırdm. O zamanlar ekranlarda yine az da olsa anime görmek mümkündü.

Şimdilerde bunca kanala rağman siz de benim gibi Tv'de izleyecek birşey bulamayanlardan mısınız? Sıradan ve biribirini tekrar eden programlar fazla seçenek sunmuyor. Bir program beğeni kazanınca sanki 75 milyonun tümünü kapsamak zorundaymış gibi diğer kanallarca tekrar ediliyor ve adeta izlenmesi için dayatılıyor. İnsanın böyle zamanlarda şahsi bir arşiv oluşturabilmesi bu anlamda bir nimet. En azından şiddet içeren çizgi filmler ekranlardan uzaklaşmış gibi gözüküyor. Bir zamanlar bu anlamda kaliteli ve çeşitli program örnekleri veren TRT dahi eskiden sunduğu bazı yapımlar için yeni lisans antlaşmaları imzalanacağını vaadetmesine karşın sessizliğini koruyor. Ekran sayısını arttırmasına ve hatta bir çocuk kanalına sahip olmasına rağman eski kalitesini aratıyor ve yeni neslin artan ilgisini görmezden gelip anime yayınına kayıtsız kalmayı sürdürüyor. Burada en önemli etken hiç şüphesiz ülkemizde var olan genel kanı doğrultusunda "çizgi filmleri çocuklar içindir" yayın anlayışının aradan geçen yıllara rağmen değişmeyişidir.

80'Lİ YILLARA TÜRKİYE'DE ANİME

Türkiye'de japon çizgi filmi denince hatıra gelen ilk yapım hiç şüphesiz 1979'da yayınlanan Şeker Kız Candy idi. Pony Evi isimli bir yetimhanede büyüyen Candy'nin dramatik hikayesi varlıklı Leagan ailesi tarafından istendiğini öğrenmesi ile başlıyordu. Candy bir evi olacağı ümidiyle çıktığı hayat yolculuğunda umduğunu bulamıyor ve hayli zorbaca sayılacak davranışlara maruz kalıyordu. Ancak bir süre sonra tüm hayal kırıklığına rağmen yine aynı çevreden Audrey ailesine mensup Anthony, Alistair ve Archibald ile tanışıyor ve üç delikanlının yakın ilgi ve koruması ile nisbetten daha rahat zamanlar geçiriyordu. Dönemi açısından ve elbette çizgi film olarak hayli şaşırtıcı sahneler içerdiği düşünülürse TRT'nin sansürüne uğramış olması da muhtemeldi. Pembe dizi hikayelerini aratmayan konusu ve uzunluğu ile o dönem jenerasyonu çocuklarının yanı sıra yetişkinlerinin de hafızasında yer etti. Yapım Japonya'da sürerken manga çizeri ve senaristi arasında meydana gelen anlaşmazlık ikili arasında uzun süre devam eden hukuk savaşına dönüşerek mahkemeye taşınmış en nihayetinde Candy Candy serisi 115 bölümle sona erdi. Sonraki yıllar ülkemizde özel kanallar bu animeyi pek çok kez tekrar etmişse de mahkeme süreci nedeniyle TRT haricinde hiçbir yer sonuna kadar yayınlamadı.


1984 yılında TRT'de gördüğümüz bir diğer anime Georgie idi. Avusturalya'da geçen öyküde Butman ailesi tarafından bulunan ve büyütülen Georgie, serpilip güzelleştiğinde önce Sidney'e gelen Londralı yakışlı soylu Lowell'a aşık oluyor ardından da iki ağbeyi tarafından sevildiği anlıyor ve aslında bir sürgünün kızı olduğu gerçeği ile yüzleşiyordu.Yayınlandığı yıllar için hiç şüphesiz hayli cesur sahneler içeriyordu. TRT sansür ilkesi özellikle -çizgi filmlerin çocuklar için yapıldığını düşünen bir ülkede- kesinlikle doğru bir mekanizma idi. 90'lı yıllarda Show Tv'nin sansürsüz yayınladığı sahneler hayli şaşkınlık yaratmıştı. Ülkemizde Marmara depreminin yaşandığı 1999 yılı Georgie'yi bu kez yine bir TRT kanalı olan TRT 2 kanalında tekrar izleme fırsatı bulmuştuk


80'ler ülkemizin TRT'nin sayesinde dev robotlar ve uzay gemilerinin savaşlarını konu alan bilimkurgu yapımlarla tanıştığı yıllardı. Voltron, Laserion, Robotech gibi anime bilmkurgu dizilerin yanında 2000'li yıllarda televizyon serisi halinde yeniden yapılan Baldios, Cybor 009 gibi sinemalar o dönem ekranlarda yer aldığında sadece çocuklar değil büyüklerce de beğeniyle takip edilmekteydiler. ABD'nin yayın haklarını satın aldığı Robotech'te, Zentraldi saldırısı alltındaki insanoğlu Macross adı verilen dev uzay gemisi ve pilotlarının mücadelesine tanık oluyor ve bu pilotlardan biri Rick Hunter tarafından kurtarıldığında kaçınılmaz biçimde O'na aşık olan Lynn Minmay galaksiler arası üne kavuşurken söylediği ingilizce şarkılarla iki düşman ırkı da barışa kavuşuyordu. Bu arada Robotech, ülkemizde ciddi bir hayran kitlesine erişirken anavatanında Macross adıyla devam etmiş, sayısız yan seri ve sinema ile takibi zor bir uzunluğa ulaşmıştır.



TRT, günümüzde animenin en büyük ustalarından biri kabul edilen Oscarlı Yönetmen Hayao Miyazaki'nin de ekibinde yer aldığı Nippon Animation şirketinin yaptığı ve çocukluğumuzda bir çoğumuzun kitaplarını okuduğu, Heidi (Alp no Shojo Heidi), Pollyanna (Polyanna Monogatari) Anne of Greengables (Akage no Anne), Marco (3000 Leagues in Search Of Mother Romeo), A Dog Of Flanders (Flander's no inu), Little Princess Sara, Little Woman, My Dady's Long Legs (Watashi no Ashinaga Ojisan) Ashita no Nadia gibi sevilen çocuk klasiklerinin büyük bölümünü ekranına taşımıştı.


Ayrıca yine Remi: Nobady's Boy (Le Naki Ko Remi), Lady Oscar (Versailles no Bara), Lady Lady, Hello Sandy Bell (Çiçek Kız), Hana no Ko Lun Lun (Cici Kız), Kinpatsu no Jeanie, Treasure Island, Mahou Shoujo Chikkuru, Paris no İsabelle gibi bir çok animeyi izleyicilerin beğenisine sunmuştu. Şimdi bakınca anlıyorum ki o zamanlar izleyicilerin taleplerini gözardı etmeyen bir yayın kanalıymış.


90'LI YILLARDA TÜRKİYE'DE ANİME

90'ların başında konuları kaliteli ve uzun soluklu yapımların üretildiği Japonya'da aynı zamanda anime tarzındaki belirgin değişimin başladığı yıllardır sanırım. Ülkemizde ise TRT sayısı azalsa da Susam Sokağı'nın da dahil olduğu Tatil Ekranı adlı çocuk kuşağında yarım kalan Portakal Yolu (Kimagure Orange Road) ile dram ve romatizm yüklü öyküler içeren Dağ Gülü (Alpen Rose), Köstebek Kardeşler (Mock and Sweet), Küçük Prenses (Little Princess Sarah) gibi anime örneklerini sunmaya devam ediyordu.



Aynı dönem önce Star Tv'nin ardından Show Tv ve Kanal D yayın hayatına adım attılar. Show Tv Hello Sandy Bell (Çiçek Kız), Tatlı Cadı (Mahoutsukai Sally), Aoiki Densetsu Shoot, Goal gibi çoğu TRT'de yayınlanmış animelerin yanında ilklere de yer verdi. Clamp yapımcılığa ait farklı tekniği ile dikkat çeken fantastik türdeki Magic Knight Rayearth'ın tamamını, basketbol temalı ve komedi tarzındaki Slam Dunk ile Japonya' da yayınlanan ve hala devam eden en uzun soluklu serilerden biri olan polisiye tarzındaki Dedective Conan'ın bir kısmını yayınladı. Yeni anime tarzı artık bu yapımlarda kendini belli ediyordu. Sözgelimi o zamanlar alışık olmadığımız nitelikte çizgileri, mavi ya da yeşil gibi festival havasındaki rengarenk saçları kabullenmekte zorlanmıştım. (Şimdiki animelere bakınca o günleri mumla arıyorum tabii o ayrı:)



Kanal D açıldıktan kısa bir süre sonra Türkiye'de çizgi filme bakış açısını değiştirecek nitelikte farklı bir yapımı, uzay soap operası tarzındaki Legend of The Galactic Heroes'un ilk sezonunu, yayınladı. Serinin devamı yapım aşamasındaydı ve sonraki yıllar pek çok yapım gibi ne yazık ki O da devam etmedi. Tumbellina, Kaze no Naka no Shoujo Kinpatsu no Jeanie, Kaptan Tsubas, Little Men: Jo's Children'ın yanı sıra Candy Candy gibi tekrar yapımlar ile yine Red Baron ve Monster Ranger, bu kanaldaydı.

Şimdi yayın hayatında yer almayan Kanal 6'da eski animelerden Lady Oscar ve Deity (God Mazinger), Ctv'de Mahou no Creamy Mami, HBB'de Dolbuk'u izlemiştik. Star Tv'de ise abartı sayılacak tekrarlarla Srikets (Ashita no Frikik) ekranlardaydı ama nedendir bilinmez hep yarım kalırdı. Sonuna kadar da sanırım çok az sayıda yayınlandı. Doksanların sonu ile ikibinli yılların başı fantastik yapımların birer ikişer öne çıktığı yıllardı. TRT, Sihirli Kurdela (Himechan No Ribbon) ve Tılsımlı Gelinlik (Wedding Peach)'in tamamını, Star Tv One Piece'in, ATV'de ise Sailor Moon ve Dragonball'ın bir kısmı yayınlandı.



2000'Lİ YILLARDA TÜRKİYE'DE ANİME

2000'li yıllar animenin televizyon kanallarında kısır döngüsü halini aldığı zamanlardı ve hala da durum değişebilmiş değil aslında. Milenyumun başında, bir kısmı yerel olmakla birlikte, özel kanalların sayısı yüzü aşmış durumda. Ancak anime seçiciliği diye bir kavram neredeyse kalmadı. Gariptir ki Amerika ve Avrupa'da yayında iken sakıncalı görülüp kaldırılan Pokemon ülkemizde bu gerçek gözardı edilerek ekranlarda yer aldı. Onunla başlayan furya Yu-gi-oh ve Digimon'la sürdü. Zararları tartışılırken özel kanallar alternetif aramak yerine ekranlarda boy gösteren bu tuhaf yapımları biribirlerinden alıp yayınlamayı tercih ettiler. Böylece yarı fantastik ve garip yaratıkların savaştırıldığı -çocuklara yönelik- ama aslında onlara hiç uygun olmayan yapımlar biribirini izledi. Bu süreçte Star Tv içeriği biraz sakıncalı da olsa -makul bir dublajla kamuflaj uygulayarak- bir diğer Clamp yapımı Card Capture Sakura'yı, Kanal D ise anime takipçilerini şaşırtarak iki başarılı yapımı ekrana taşıdı. Bunlar dünyada dört bölümlük Oav Samurai X ile büyük beğeni toplayan uzun soluklu televizyon serisi Rurouni Kenshin:Legend of the Kyoto ve Taiho Shichauzo (Hızlı Polisler) idi.



TRT'nin tercihi ise Sailor Moon'dan yanaydı ve izleyici kitlesinin fazlalığı göz önüne alındığında kesinlikle doğru bir karardı. Ancak seçimi yapanların iki yüz bölümlük bu anime ile ilgili gözden kaçırdığı birkaç ayrıntı vardı. 3. sezonunda eş cinsel eğilimli iki karakter ile 4.sezonunda da erkek iken savaşçıya dönüştüklerinde kadın olan 3 diğer karakteri barındırıyordu. Öyleki dublajı yapan sanatçılar kadın mı erkek mi hangi sesin kalıcı olması konusunda karar verirken zorlanmışlardı. Bu yüzden TRT genelde ekrana taşıdığı serileri sona erdirme ilkesine sahip tek kanal olmasına rağman hayli geçerli görünen sebeplerle Sailor Moon'u yarım bıraktı. Ancak yurtdışı da dahil olmak üzere serinin devamı için yoğun talep gelince duruma kayıtsız kalamadı. Böylece ATV'nın yetmişli bölümlerden sonra devam etmediği kısımlar da dahil tüm bölümler zaman zaman küçük sansürlere maruz kalsa da ekrana geldi. TRT'nin yayınladığı diğer animeler ise şunlardı. Puchipuri Yuice, Bottle Fairly Sugar'ın yanı sıra Miyazaki'nin ekol haline gelen anime sinemanın en iyi örnekleri arasında sayılan Kiki Deliver Service, Laputa Castle in the Sky, Oscar ödüllü Spirit Away ve kendisi gibi anime yapımcısı oğlu Goro Miyazaki'nin fantastik kurgu serisinden uyarladığı Yerdeniz Öyküleri (Gedo Senki).


Animeler konusuda en beklenmedik ve umut vaadedici çıkışı yapan hiç şüphesiz MTV müzik kanalıydı. Orijinal dilinde ve Türkçe altyazıyla ekrana getirdiği animeler tıpkı ABD'deki Adult Swim çizgi film kuşağında olduğu gibi akşam saati başlıyordu. Basilisk, Samurai Champoo, Helsing, Last Exile gibi türünün iyi örneklerinden yayınladığı animeler Türkiye için ilk bakışta bir devrim sayılacak türdendi. Ancak yayınlara gereken özenin gösterilmeyip bölümlerin tekrar edilmesi, animeler arasında yorumcu sıfatıyla ekranda konuşmaktan aciz, üç şahsiyetin sohbet etmeye çabalayışı insanı canından bezdirecek ölçüde rahatsız ediciydi. (Yapılan işe ve emeğe saygım sonsuz ama seçim cidden kötüydü.) Kanalın internet sitesinde duyurulan ya da izleyicilerin özlemle beklediği yeni yapımlar da bir türlü gelmedi.



2010 yılında Yumurcak TV'nin yeni yapım animelerden iki iyi seçimi Kaze no Shojo Emily ve Remi: Nobady's Boy's ile bir Sefiller uyarlaması Les Misarebles: Shojo Cozette'in kaçıncı olduğunu anımsayamadığım ölçüde tekrar ederek yayınlıyordu. (Çizgi film yayınlayan kanalların sayısı artınca ekranda anime görebiliriz umudumun filizlendiği o dönem, Trt ile beraber Yumurcak Tv'ye -bu iki animeyi de içeren birkaç anime önerisinde bulunduğum- birer mail atmıştım. Yumurcak yayıncıları bu maili dikkate alarak mı seçim yaptılar bilemiyorum ama ekranda her iki önerimi de görünce hayli şaşırmıştım. Tabii kanalın tarzı düşünülecek olursa ekrana taşıyabileceği anime türü Nippon Animation'un klasiklerinden ötesi olmazdı sanırım:) Her kanalın yayın ilkesi doğrultusunda yaptığı seçimlere saygım sonsuz.Artık animelerde işlenen konuların ahlak ölçütlerimizi zorladığı da bir gerçek. Ancak Kaze no Shojo Emily'de Elise olarak yazılan karakteri Japonca'da L yerine R kullanıldığı için Japonlar orijinal Japon seslendirmesinde "İruze" diye verirken kanalın okunuş hatasıne düşüp Elise'yi İruze şeklinde seslendirmesi çok garipti. Ayrıca ne de olsa çizgi film sadece çocuklar izler mantığı da devam ediyorken yetişkinlerin beklentileri ve ayrıntılara dikkat edebileceği gerçeği de her zamanki gibi gözardı edilmiş olsa gerek. Herhalde birileri bu konuda bilgi sahibi de değildi muhtemelen. Aynı dönem Kanal 7 ise Gakuen no Alice'i, TNT de yine bir Pokemon türevi gibi gözüken Bakugan'ı izleyicisine sunmuştu. Bu süreçte TRT ise eskiden yayınladığı bazı animeler için lisans antlaşması yapıp bazılarını yeniden yayınlayacağını duyursa da bu sözler laftan öteye gidemedi.
                            
Bir iki sene önce yayın hayatına başlayan KIDZ-ANIMEZ kanalı ekranlarda anime görebilmeyi isteyen izleyiciler için yeni bir umut oldu. Heidi gibi bazıları hariç Deltoro Request, Full Metal Alchemist, D.Gray-man, Death Note, Ghost in the Shell: Stand Alone Complex, Bleach, Naruto gibi birçok animeyi orijinal dilinde ve Türkçe altyazılı olarak izleyiciye sunarken gelecekte kült yapımlar görmeyi bekleyen izleyiciye umut vaadediyordu. Ancak ne yazık ki Sailor Moon ya da D.Gray-man gibi uzun bölümlü animeleri ilk sezonlarıyla sınırlaması büyük bir kayıp oldu. Umarım özellikle diğer kanallarca yayınlanma ihtimali pek de mümkün gözükmeyen uzun soluklu serileri bu ekranda görebiliriz. Ancak nedendir bilinmez ama yayın akışını da uzun süredir güncellemiyor.